Gün gelir, önemli bir gün için üzerine şık birşeyler alman gerekir. Hep rahat hep spor giyindiğin içinde sana zulum gelir bu iş. Gidersin bir mağazaya dersin görevliye. Bana şu özel gün için birşeyler önersene? O da bulur gelir birşeyler. Giyersin gerçekten üzerine tam oturur. Çok da şık durur. Ama başkalarına göre. Sen bir türlü sevemezsin. Üstüne yakıştıramazsın. Bir türlü beğenmezsin. Sürekli kusurlar bulursun ama bilirsinki o kıyafet tamda olması gereken takım. Yani içine sinmez ama alırsın, giyersinde. O özel günde en beğenilenlerden de birisi olursun. Amacının sonucunu alırsın bir şekilde. Dünkü Galatasaray da insanda böyle bir his bıraktı. Doksan dakika boyunca birşeyler içime hiç sinmedi. Aslında onlarca kusurumuz vardı. Yani bir o kadar düzeltilecek yanımız. Ama sonuçta ne oldu? Üzerimize giydiğimiz takım çok yakıştı. 1-3 gibi bir skor oldu. İçimize sindi mi? Bilmiyorum?
Dünya atletizm fedarasyonu her yıl düzenli olarak yapılan dünya kros yarışmasını iki yılda bir yapılacak şekilde yeniden düzenlemiş. İyi de bunda ne var ki diyeceksiniz? Ama altında yatan neden çok ilginç. Yetkilinin açıklaması şöyle: ” Son 15 yıldır sürekli olarak yarışlarda sadece afrikalı atletlerin özelliklede doğu afrikalı atletlerin birinci oluyor olması, bu spora olan seyirci ilgisini dolayısıyla sponsor ilgisini azalttığı için bu kararı aldık. Yani bir beyaz ne yaparsa yapsın birinci olamadığı için kendi elimizle ticarete dönüştürdüğümüz sporu artık yönetemiyoruz.” Şimdi size soru-yorum. Bir ömür boyu açlık, sefalet ve de medeniyetten uzak yaşamak, bir ömür boyu siyah renkli yaşamak, bir ömür boyu hep 2. planda kalmaktan bu tür spor organizasyonları ile kurtulabilirken, hiçbir şirket para vermiyor diye vazgeçmek kime iyilik yapmaktır? Spor ruh ve de beden sağlı için vardır ve de yapılır. Dolayısıyla devletlerin, kurumların ya da organizasyonların ilk görevi bunun devamlılığını sağlamaktır. Değil mi?
Bu galibiyet bence hem eleme grubu hem de turnuva maçlarının en önemlisiydi. Tamamen taktik savaşı olacağı atılacak/kaçacak sayıların mumla aranacağı bir karşılaşma bekliyordum ve de böylede oldu. Çok kötülerde vardı takımımızda çok iyilerde. Ama her zaman olduğu gibi koskoca bir takım vardı dün gece. Ellerine geçen her fırsatı büyük bir disiplinle olumlu ya da olumsuz değerlendirmeye çalışan 12 dev adam. Şimdi artık fikstür taktiğine geldi sıra. Henüz işimiz bitmedi.
Bir başka güzel bir film. Artık gün gibi ortada olan ama kimselerin söylemeye cesaret edemediği gerçekler. Ancak bir gazeteci bunları konuşabilir. Büyük devletler aslında o kadar küçükler ki onları yöneten şirketlerin sadece küçük birer departmanları olmuşlar. Peki marsta hayat ararken burda adam asmanın alemi nedir?
Trailer
Ben çok beğendim. Brugge’in çok ama çok güzel görüntüleri eşliğinde; vicdan muhasebisinin ve de verilen sözlerin önemini tekrar tekrar işliyor size. İstersen katil ol ama her zaman prensiplerin olsun. Kesinlikle tavisye olunur.
Trailer
Hiç ama hiçbirşey bulamadıysanız yapacak vir o kadarda önemsizse sizin için o an; peki izleyebilirsiniz. Zaman kaybı saymayacaksın ama!
Trailer
Uzun yıllardır her bir özelliğimizde olmasını özlediğimiz, daha doğrusu artık beklediğimiz büyük bir disiplin, yardımlaşma ve de özgüven ile oynuyoruz. Bir çok oyuncumuz çift haneli sayılara ulaşıyor ve bütün yük neredeyse eşit paylaşılıyor. Bu durumda her bir oyuncumuz dikkat edilmesi gereken kilit oyuncu kıvamına erişiyor. Ama aslında bizim en korkulacak yanımız bir takım olabilmiş olmamız. Bir çoklarına bu halimiz Türk gibi gelmiyor. Çünkü maalesef çok alıştık her önemli başarıyı son anda şans eseri veya bir veya birkaç oyuncumuzun fazladan gayretleri ile kazanmaya. Bence hiç olmadığı kadar emin adımlarla ilerliyoruz. Bir tunuvada olduğumuzun farkındayız ve kaynaklarımızı hep tasarruflu kullanıyoruz. Dün geceden not : İhsan Bayülken canlı yayın esnasında son 4 dakikaya girilmişken 20′li sayıların üzerine çıkmış dahi olsa aradaki fark ağzından çıkan söz şu ” Hala takım savunmamıza dikkat etmeli ve onları önceden planlamadıkları oyunları oymaya zorlamalıyız ” Buradan da anlaşılıyor ki sporun en azından bu dalında olmuşuz artık biz.
Uzun uzun yazılar yazılır biz türklerin her etkiliğinden. Dünyaları dize getirir basit bir örgütü yıllardır bitiremeyiz. Çok önemli sınavlara çıkar ama ortada kalırız. Büyük otunlar oynar kaybederiz. Ama bu defa böyle olmadı. Ne büyük bir oyun oynadık ne de kaybettik. Ama yittik. Sahada langırt tadında çırpınan oyuncularımız, en öenmli denilen maçta tribünde oturan teknik direktörümüz. Düşmanımız olduğunu söylediğimiz bir hakem. Olumlu pas sıfır. Olumlu organizasyon sıfır. Olumlu yardımlaşma sıfır. Atılan ve de alınan puan bir. Şu nu bilmeliyiz ki kimse gelip bizi silkelemez. Biz ne yapacaksak, neleri değiştireceksek kendi kendimize değiştireceğiz. Böyle geçeceğiz daha ilk Estonya maçından belli olan bir atmosfere o günde hazır olacağız. İşimize yapacağız. Oyunumuzu oynayacağız. Ya kazanacağız ya da kaybedeceğiz. Ama yitip gitmeyeceğiz. Üçüncü oyuncu değişikliğini de hala bekliyorum şahsen hala ben. Ne yapalım dünya bizi istemiyor kardeşim!
Nedendir bilinmez hayat bize hep acı yönünü gösterir? Ya da biz mi ısrarla hep acılara davetiye çıkarırız? Bütün televizyonlar, radyolar ve gazeteler hep aynı haberi veriyor. Yetkilililer yetkisizler elden birşey gelmez demekteler. Şimdi Soru-yorum size; bir uzman çıksa ekranlara, bilmem ne üniversitesinin bilmem ne bölümü başkanı ve de en son ağız şehir planması konusunda. Sorsalar ona; ” Nedir önerileriniz bu felaketten sonra, nasıl kurtaracağız bu insanlarımızı? O da deseki bir çırpıda; ” Bu saatten sonra ben ne söylesem ne önersem 31 can gelmeyecek ki geri. Bize neden şimdi soruluyor bu sorular? Neden herşeyin öncesini hiçe sayıp biz, sonuçları ile yıkılıyoruz. Para ve iktidar çünkü bizim önceliğimiz. Evini su basmış komşumuza, şehirlimize yardıma koşmayız ama yolların kenarında yağma yaparız hiç bir şey yok gibi de çaldıklarımızı gösteririz kameralara. Bu ülkede hiç bir konuda uzman olmamalı insan çünkü bizim uzmanlık gerektiren hiç bir mevzumuz yok ”
Hayat bize hep acı yönünü göstermeye devam edecek ve hiç bir şey değişmeyecek.
Dünya yeni bir hastalığın kucağında. Hatırı sayılır ölü adedi ve binlerce hastalık bulaşmış insan. Dünya Sağlık Örgütü diyor ki henüz ilacı yok bu hastalığın. Hangi hastalığın varsa? Daha sonrasında keşfedildi deniyor. Benim de içime küçük küçük kurtlar düşmeye başlıyor. Yanlış anlamayın hastalıktan değil, biraz munzurluktan. Sonra bugüne geliyoruz; bir gazetde bir haber. Büyük bir ilaç firması yetkilisi diyor ki; ” Bugüne kadar bilmem ne kadar domuz gribi ilacı ürettik ve de artarak üretimimiz devam ediyor. Karlılığımız %4-5 arttı. Bu ilaçtan ettiğimiz kar toplam karımızın %5′i seviyelerinde ve de giderek artıyor. Biz kendimiz tamamıyla bu yola koyuverdik.” (Hürriyet, 10.09.2009)
Şimdi Soru-yorum size, ” Bir hastalığın ilacını tam da gerektiği günde icat ediveren bu devasa şirketler, duyulmamış, görülmemiş bir hastalığı kaç gün sürede yaratıp salıverirler yoksul bir ülkede. Sonra da kendi icatları bu hastalığın ilacını keşfediverirler bir kaç ayda? ” Bilmem ki olabilir mi böyle şeyler? Ortada bu konuda o kadar çok dizi, film veya haber varken düşünmeden edemiyor.